Kara Sakallı Adam – 1999 – Murat Çelik

“Sanat nedir? Sanatçı kimdir? Şiir nedir, şiir sanatın neresindedir?” türünden sorulara cevap vererek başlamak istedim yazıya fakat olmadı, yapamadım. Belki çapım yetmedi, belki gereksiz buldum. Yazacaklarımdan ders çıkaran kimseler olmayacak, ben de bu gayede değilim. O yüzden bu samimi olduğunu sandığım dili hoş görün…

Şiiri ilkokulda belirli gün ve haftalarda okunan bir tür olarak bilen biz o devrin –ki bu devir de çok farklı değil- çocukları şiirden bir nevi tiksinti duyardık. Hele şiir ezberlemek kadar tahammül sınırını zorlayan başka bir uygulama yoktu. Tek zevkli yanı o dönem kestiğin ya da süzdüğün ya da ne bileyim ilgi duyduğun kızın, şiirin üçüncü kıtasını okumasıyla sende uyanan ‘üçüncü kıtayı ne yapıp edip ben okumalıyım’ tutkusuydu. Onun okuduğu bölümü okuyarak kıza ‘bak senin için daha şimdiden neler yapıyorum demekti bu’ lakin kızlar böyle küçük şeyleri hiç önemsemedi hatta farkında bile olmadı.

İşte böyle (Böyle: İki pamuk arasında büyüyen fasulyeli, matematik uğruna sürekli iptal olan beden eğitimi dersli, her ilkbahar mevsiminde aynı milli parkta yapılan gezili, ulusal bayramlarda kutlamalardan ‘bu sefer kesin kaçıcam’ ilkeli bir hayat.) bir okul hayatı sürüp giderken 17 Ağustos Depremi (bu sadece Marmara depremi değildir, olsa biz duymazdık) meydana geldi. Okulların açılması bir süre ertelendi haliyle, ‘artık korkacak bir şey kalmayınca’ da her şey unutuldu. Yine beton evimize girdik, yine okula başladık. Tarih 12 Kasım’a geldiğindeyse bu sefer merkez üssü ‘biz’ olan bir deprem oldu. Orta hasar raporlu binaların çoğu yıkıldı. Yara büyüdü. Ezildik, ölmediysek de sürünmemize engel olamadı hiçbir kurum. Önce çadır kentlere sonra prefabrike konutlara, oradan başka yerlere… Biz böyle taşınıp dururken, birileri kamyonla çadır mahalleye yanaşıyor, makarna, nohut, fasulye bilumum kuru gıda dağıtıyordu. Bunlar yetmediği gibi birilerinin giyip giymekten vazgeçtiği elbiseleri, ayakkabıları getiriyorlardı; hatta yine birilerinin üzerinde uyumaktan sıkıldığı çarşaflar, yorganlar bile vardığı dağıtım ağında…

Derken, bizim bunlarla yetinmeyeceğimizi anlayan dönemim hükümeti bizi rehabilite etmeye kalktı. Oyuncaklarla oynayabileceğimiz evler kurdu. İşinin ehli güzel güzel ablalar dikti başımıza. Amerika’dan -kardeş ülkemizden- ilgili uzman personeller getirterek bildiğimiz futbol sahasında bize beysbol oynattı. Sonra bu Amerikalı büyüklerimiz bizlere kendi elleriyle hazırladıkları hamburgeleri sundular. Biz de onlara bildiğimiz tek İngilizce küfrü ettik. Güldüler. Şaka sandılar. Çok eğlendik, fotoğraflar çekinip vedalaştık.

Sonra günlerden bir gün ‘gördüğümüz her kuyruğa girerken’ bir kuyruğa daha girdik. Meğer kitap dağıtılıyormuş! Pehh diyecek olduk fakat sıra epey ilerlemişti. Gide gide kuyruk kısaldı. Hedef kitaptan öte, dağıtılan ‘mal’ın bizim elimizde de bulunması gerektiği hırsıydı.

Bir masanın ucunda oturan üç adam sırayla çocukların başını okşayıp onlara kitap dağıtıyordu. Gide gide yanlarına vardık. Kitabı veren adam sakallı, hafif kel, güler yüzlü bir adamdı. Simsiyah sakallarından güldüğü pek belli olmuyordu ama gülüyordu. Biz yaklaşınca “siz masal için biraz büyük değil misiniz” deyip güldü yine belli belirsiz. On yaşındaydım masal okumamıştım, çizgi filmle idare etmiştim, bir şey diyemediysem de almıştım kitapları. Üç kitap vardı fakat sadece birini hatırlıyorum şimdi: Pepuğ Kuşu… Hiç unutmadığım bu masalın yazarı, o gün orada simsiyah sakallarıyla kitap dağıtan adam Yılmaz Odabaşı idi…

Şiirin ne olduğunu hâlâ bilmiyorum, şair kime denir yine bilmem. Sanat’ın ise sulu boya resim yapmaktan çok öte olduğu dışında birkaç şeyi daha kapsadığını söyleyebilirim lakin ‘sanatçı’ kimdir derseniz… O, çoğunluğun olmadığı, çadır kentte karnımızın doymasından, oyuncaklarla oynamaktan başka şeylere de ihtiyaç duyduğumuzu akıl edendir, derim.

İsim vermekten kaçınınız, sağ kulakları çınlatınız. Teşekkürler Türkiye, teşekkürler Ey Hayat

NOT: Çağımızın internete taşınması hasebiyle bu rahat ulaşımdan ve iletişimden ben de yararlandım. Ve geçen yıl Yılmaz Odabaşı’na ulaşarak ona 1999 senesini hatırlattım. Benim o masal kitaplarını dağıttığı çocuklardan biri olduğumu söyledim. Beni “vefakar kardeşim…” diyerek sırtladı, hüzünlendi… Bu zamana kadar o kadar kitap dağıttığını, tek arayanınsa ben olduğumu söyledi… Ben de klasik Vefaspor cümlesini hatırladım. Sustum.

(Habis, S.4, Eylül, 2011)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s