Taşındık!

Bundan sonra, habisdergisi.blogspot.com adresinde olacağız. Takipçilerimizi bekleriz.

Reklamlar

Soruştur(ma): Bizde Yazar Ne Yer Ne İçer?

1953’te Sait Faik ile yapılan ve Vatan Gazetesinin Sanat Yaprağı’nda yayımlanan küçük bir söyleşidir. Biz de merak ettik: Şimdinin yazarı ne yiyor, ne içiyor? Öykücülerden Aykut Ertuğrul, Güzide Ertürk, Murat Taş ve Yılmaz Yılmaz’a sorduk.

1. Sizce bir yazar ne kadar kazanmalıdır?

Hiç olmazsa bir nahiye müdürü kadar. (Sait Faik)

Hiç olmazsa küçük çaplı bir şirketin CEO’su kadar. (Aykut Ertuğrul)

Hak ettiği kadar. (Güzide Ertürk)

Para kazanmak için yazar oldum diyen biri varsa tanışmak isterdim doğrusu. (Murat Taş)

Ne kadarına şöyle cevap vereyim: Yeni çıkan öykü kitaplarının çoğunu takip ediyor ve almaya çalışıyorum. Sadece öykü kitapları değil; elimden geldiğince –maddi gücüm elverdiğince, yeni çıkan ve ilgi alanıma giren kitaplarını da takip ediyorum. Dergileri de ekleyelim buna.

Fakirin kütüphanesine giren arkadaşların biraz alaycı, biraz şaşkın “Yahu bunların hepsini okudun mu, âlim mi olacaksın? Bu kadar kitaba para verene kadar bir araba ya da bir ev alırdın!’” gibi lakırdılarına muhatap olmak çoğu zaman canımı sıksa da iyi bir kitabı elime alıp içinde kaybolunca derin bir sükûnet kaplıyor içimi. Geçen gün Diyanet Kitabevine uğradımdı. İndirim dönemine girmişlerdi. İki üç poşeti doldurduk çıktık.

Ayda, diyorum, hiç değilse yirmi – yirmi beş kitap aldığımda, bu beni maddi olarak sarsmayacak şekilde bir kazancım olsun yeter… Fazla parada gözüm yok, kitap versinler yeter! (Yılmaz Yılmaz)

2. Ciddi bir yazar bu parayı yazıları ile kazanabilir mi? Eğer kazanabilirse nasıl?

Gayri ciddi bir yazar kazanır. (Sait Faik)

Bestseller yazarları kazanıyor. Gerçi aynı şey, ben sadece cevapları güncelliyorum. (Aykut Ertuğrul)

Para işlerinden pek anlamam. (Güzide Ertürk)

Ciddi değil, popüler bir yazar, popüler konularda yazıyorsa para kazanabilir. (Murat Taş)

İyi yazmak, ucuzluğa kaçmadan kalemi sıkı ve sabit tutmak zor gerçekten… Dolayısıyla Sait Faik’in cevabına katılmamak ne mümkün! (Yılmaz Yılmaz)

3. Eğer kazanamazsa nasıl bir iş tutmalıdır?

Bence şoförlük, potin boyacılığı, balina satıcılığı gibi işler. Yahut da deniz yollarında bilet toplamak. (Sait Faik)

Kazanamazsa devlet memuru olmalıdır, zira özel sektör, verdiği paranın karşılığında insanın posasını çıkarıyor, ciğerini döküyor gördüğüm kadarıyla. Devletin eli; üzülür müsünüz, sevinir misiniz bilmem ama resmen daha müşfik. (Aykut Ertuğrul)

Sait Faik’in pasaportunda ‘işsiz’ yazdığına göre, biz de payımıza düşen ünvanı alırız. (Güzide Ertürk)

Günümüzde hayvancılık işinde para var. Otuz koyun alsın, seneye bu eder altmış. (Murat Taş)

Özel sektörde öğretmen olmak çok yorucu, yıpratıcı… Güzel yönlerini de var tabi… Sadece yazarak hayatını kazanmak bizim ülkemizde hayal! Aslında çoğu yerde hayal… Popüler yazarlar dışında kalemiyle geçinen yoktur sanırım. Atadan – babadan variyeti olan yazarları bunun dışında tutuyorum tabi. (Yılmaz Yılmaz)

4. Yazarın enerjisini harcaması sanatı için zararlı mı, faydalı mı olur?

İşine göre. Daha çok, zararlıdır. (Sait Faik)

Usta ne dediyse o! (Aykut Ertuğrul)

Enerjiyi nerede harcadığına bağlı. (Güzide Ertürk)

Enerjisini harcadığı iş yazarlığını besliyorsa faydalı da olabilir. Doğrusu enerjisini sanatı için harcamasıdır. (Murat Taş)

Yapılan işe göre değişir sanırım. Kimi işler yazarlığı besliyor; öğretmenliği öyle görüyorum ben… İşlerin, derslerin yoğunlaştığı dönemlerde; bazen bir, bazen iki ay kalemi elime alamadığım gibi kitap okuyamadığım zamanlar dahi oluyor. Böyle… (Yılmaz Yılmaz)

5. Devlet veya hususi müesseseler yazara daha fazla yardım etmeli midir?

Etmemeli. Ederse veriştirmesine katlanmalı. (Sait Faik)

Devlet memurluğunu överken devlet yardımını da meşrulaştırdığım sanılmasın. Devlet bu işlere hiç el atmasın daha iyi. Kadrolu memur olup bir yandan da yazmak iyi ama devletin kadrolu yazarı olmak mı? Iıh. (Aykut Ertuğrul)

Yazar dilenci değil ki yardım beklesin. Hak ettiğini bulması kafidir. (Güzide Ertürk)

Ne tür yardım? Para veren buyruk vermeye de kalkarsa ortada ne yazar, ne edebiyat kalır. (Murat Taş)

Böyle bir şey olmayacağı için cevapsız bırakıyorum. (Yılmaz Yılmaz)

6. Bu problemler karşısında kendi durumunuzdan memnun musunuz? Hayatını kalemiyle kazanmak isteyen gençlere vereceğiniz bir öğüt var mı?

Bu işi bizim valide hallediyor. Otuz kuruş, birinci nevi sigara. Üç kahve 25’ten 75, iki yemek asgari 4 lira, giyim kuşam babadan ve anadan olmak şartıyla, yılın altı ayında sigarasız ve kahvesiz kalmak isteyen yazsın. (Sait Faik)

Bizim Sait Faik gibi validemiz yok. Öğüt bizim neyimize. (Aykut Ertuğrul)

Problemlerden ve kalemimden memnunum. Kalem, para kazanmak için değil, boş bir sayfaya yazı yazmak amacıyla icat edilmiştir. (Güzide Ertürk)

Hayatınızı kaleminizle kazanamazsınız kardeşim! Bu piyangoda büyük ikramiyeyi tutturmaktan daha zor. Yazacak arkadaş para hayalleri kuruyorsa kalemini bıraksın hemen. Gitsin adam gibi bir iş bulsun. Ama ben para için yazmıyorum diyen varsa o da gitsin bir iş bulsun önce. Dergiyi, kitabı nasıl alacaksın canım kardeşim? (Murat Taş)

Öyle tavsiye verecek makamda değiliz ama yine de sussam olmayacak: Aklınızı başınıza alın, aman deyim! Aç kalırsınız, aç! Mesleğiniz olsun; okumaktan uzak olmayın, yazmak vakti gelmişse yazarsın. (Yılmaz Yılmaz)

(Habis, S.2, Mayıs, 2011)

Kara Sakallı Adam – 1999 – Murat Çelik

“Sanat nedir? Sanatçı kimdir? Şiir nedir, şiir sanatın neresindedir?” türünden sorulara cevap vererek başlamak istedim yazıya fakat olmadı, yapamadım. Belki çapım yetmedi, belki gereksiz buldum. Yazacaklarımdan ders çıkaran kimseler olmayacak, ben de bu gayede değilim. O yüzden bu samimi olduğunu sandığım dili hoş görün…

Şiiri ilkokulda belirli gün ve haftalarda okunan bir tür olarak bilen biz o devrin –ki bu devir de çok farklı değil- çocukları şiirden bir nevi tiksinti duyardık. Hele şiir ezberlemek kadar tahammül sınırını zorlayan başka bir uygulama yoktu. Tek zevkli yanı o dönem kestiğin ya da süzdüğün ya da ne bileyim ilgi duyduğun kızın, şiirin üçüncü kıtasını okumasıyla sende uyanan ‘üçüncü kıtayı ne yapıp edip ben okumalıyım’ tutkusuydu. Onun okuduğu bölümü okuyarak kıza ‘bak senin için daha şimdiden neler yapıyorum demekti bu’ lakin kızlar böyle küçük şeyleri hiç önemsemedi hatta farkında bile olmadı.

İşte böyle (Böyle: İki pamuk arasında büyüyen fasulyeli, matematik uğruna sürekli iptal olan beden eğitimi dersli, her ilkbahar mevsiminde aynı milli parkta yapılan gezili, ulusal bayramlarda kutlamalardan ‘bu sefer kesin kaçıcam’ ilkeli bir hayat.) bir okul hayatı sürüp giderken 17 Ağustos Depremi (bu sadece Marmara depremi değildir, olsa biz duymazdık) meydana geldi. Okulların açılması bir süre ertelendi haliyle, ‘artık korkacak bir şey kalmayınca’ da her şey unutuldu. Yine beton evimize girdik, yine okula başladık. Tarih 12 Kasım’a geldiğindeyse bu sefer merkez üssü ‘biz’ olan bir deprem oldu. Orta hasar raporlu binaların çoğu yıkıldı. Yara büyüdü. Ezildik, ölmediysek de sürünmemize engel olamadı hiçbir kurum. Önce çadır kentlere sonra prefabrike konutlara, oradan başka yerlere… Biz böyle taşınıp dururken, birileri kamyonla çadır mahalleye yanaşıyor, makarna, nohut, fasulye bilumum kuru gıda dağıtıyordu. Bunlar yetmediği gibi birilerinin giyip giymekten vazgeçtiği elbiseleri, ayakkabıları getiriyorlardı; hatta yine birilerinin üzerinde uyumaktan sıkıldığı çarşaflar, yorganlar bile vardığı dağıtım ağında…

Derken, bizim bunlarla yetinmeyeceğimizi anlayan dönemim hükümeti bizi rehabilite etmeye kalktı. Oyuncaklarla oynayabileceğimiz evler kurdu. İşinin ehli güzel güzel ablalar dikti başımıza. Amerika’dan -kardeş ülkemizden- ilgili uzman personeller getirterek bildiğimiz futbol sahasında bize beysbol oynattı. Sonra bu Amerikalı büyüklerimiz bizlere kendi elleriyle hazırladıkları hamburgeleri sundular. Biz de onlara bildiğimiz tek İngilizce küfrü ettik. Güldüler. Şaka sandılar. Çok eğlendik, fotoğraflar çekinip vedalaştık.

Sonra günlerden bir gün ‘gördüğümüz her kuyruğa girerken’ bir kuyruğa daha girdik. Meğer kitap dağıtılıyormuş! Pehh diyecek olduk fakat sıra epey ilerlemişti. Gide gide kuyruk kısaldı. Hedef kitaptan öte, dağıtılan ‘mal’ın bizim elimizde de bulunması gerektiği hırsıydı.

Bir masanın ucunda oturan üç adam sırayla çocukların başını okşayıp onlara kitap dağıtıyordu. Gide gide yanlarına vardık. Kitabı veren adam sakallı, hafif kel, güler yüzlü bir adamdı. Simsiyah sakallarından güldüğü pek belli olmuyordu ama gülüyordu. Biz yaklaşınca “siz masal için biraz büyük değil misiniz” deyip güldü yine belli belirsiz. On yaşındaydım masal okumamıştım, çizgi filmle idare etmiştim, bir şey diyemediysem de almıştım kitapları. Üç kitap vardı fakat sadece birini hatırlıyorum şimdi: Pepuğ Kuşu… Hiç unutmadığım bu masalın yazarı, o gün orada simsiyah sakallarıyla kitap dağıtan adam Yılmaz Odabaşı idi…

Şiirin ne olduğunu hâlâ bilmiyorum, şair kime denir yine bilmem. Sanat’ın ise sulu boya resim yapmaktan çok öte olduğu dışında birkaç şeyi daha kapsadığını söyleyebilirim lakin ‘sanatçı’ kimdir derseniz… O, çoğunluğun olmadığı, çadır kentte karnımızın doymasından, oyuncaklarla oynamaktan başka şeylere de ihtiyaç duyduğumuzu akıl edendir, derim.

İsim vermekten kaçınınız, sağ kulakları çınlatınız. Teşekkürler Türkiye, teşekkürler Ey Hayat

NOT: Çağımızın internete taşınması hasebiyle bu rahat ulaşımdan ve iletişimden ben de yararlandım. Ve geçen yıl Yılmaz Odabaşı’na ulaşarak ona 1999 senesini hatırlattım. Benim o masal kitaplarını dağıttığı çocuklardan biri olduğumu söyledim. Beni “vefakar kardeşim…” diyerek sırtladı, hüzünlendi… Bu zamana kadar o kadar kitap dağıttığını, tek arayanınsa ben olduğumu söyledi… Ben de klasik Vefaspor cümlesini hatırladım. Sustum.

(Habis, S.4, Eylül, 2011)

Nihan Kaya ile Söyleşi

Nihan Kaya

Nihan Kaya

Yazmaya ne zaman ve nasıl başladınız?

Yazmaya okuma yazmayı öğrenir öğrenmez hikayeler yazarak başladım. Piyesler, romanlar ve başka yazılar ilkokulda vesonrasında hikayelere eşlik etti. Altı yaşından itibaren, kendimi gerçekleştirebileceğim en mükemmel yolun yazarlık olduğu net biçimde zihnimdeydi. İdealimin bilincine erken varmam yayın hayatına da erkenden hazır olmamı sağladı. Çocukluğum ve ilk gençliğim boyunca yazarlığa öyle tutkuyla hazırlanmıştım ki, on yedi ve on dokuz yaşları arasında yazdığım ilk romanım, Mustafa Kutlu’nun da dediği gibi, yayınlanabilecek nitelikteydi. Yine de, yayın dünyasına daha sağlam bir giriş yapmak isteyerek bu romanı yayınlatmadım.

Yazarlığa hazırlanmaktan kastınız nedir?

Her şeyden önce çok okumak tabii. Halen, yazdıklarım miktar olarak okuduklarımın yüzde biri bile değildir sanıyorum.

“İçinde yazma hevesi taşıyan gençlere neler tavsiye edersiniz?” diye soracaktım ben de. Önce bol bol okumalarını öneriyorsunuz sanırım.

Doğru. Fakat ben yazar olacak bir insanın bunu mutlaka bildiğine, içinde güçlü biçimde duyduğuna inananlardanım. Öyle ki bu insan bütün yayınevleri tarafından reddedilse, herkes tarafından sadece ağır eleştiriler işitse dahi kendi yazarlığına olan inancı sarsılmayacaktır. Piyasaya güvenini yitirebilir, kendisini kabul ettirmeye çalışmaktan bezebilir, ama yine de yazar olduğunu içten içe bilir diye düşünüyorum. ‘Yazma hevesi’ durumu biraz hafifleştiren bir ifade. Bu durumda, ‘Yazdığınız şeyin iyi olduğundan emin değilseniz yazmayın’ demek isterim.

‘Yazmak’ tanım olarak sizde neyi ifade eder?

Yazmak, bir yazar için varolma biçimidir. Tabii burada yazarlıktan, daha çok kurmaca yazarlığını kastediyorum. Yazmak, beklentilerin, size çizilen sınırların ötesine gitmek demektir. Hatta insanın kendi kendisinin dışına çıkması demektir. Yazmak hayatı, zamanı, mekanı genişletmektir. Yazmak cesarettir. Gelenek, basmakalıp, statüko adına ne varsa ondan bir şekilde ayrılmak, mevcut durumla savaşmak, yine de bunu yaparken son derece ılımlı olmaktır.

Öyküyü roman için bir sıçrama tahtası olarak görenler var. Hem öykü hem roman yazmış biri olarak bu konuyla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Kimin neyi ne amaçla yazdığını bilemem. Kendi adıma, bildiğim şey, öykü ve romanın birbirinden çok ayrı bakış açıları ve yazma disiplini gerektirdiği. Bu yüzden, bir öykü bana geldiğinde onun roman değil öykü olmak istediğini bilirim. Roman hikayeleri ise içime kendilerinden daha büyük bir şeye bağlanmak, daha geniş bir alanda hayat bulmak arzularıyla birlikte doğarlar. Bu iki türden birini diğerine üstün tuttuğumu söyleyemem, ama doğaları farklıdır ve kendimi öyküden çok romana yakın hissederim. Birinin tadını diğeri vermiyor. Benim yapmak istediğim şeyeyse roman daha uygun çoğu zaman.

Öykücülerin genel olarak dergilerde soluk alıp vermesini, ‘öykü kitaplarının okunmuyor’ oluşunu neye bağlıyorsunuz?

İnsanlar roman okumaktan öyküye göre daha çok keyif alıyorlarsa onları suçlayamayız. Ne de olsa romanlar okuyucuda çoğu zaman daha derin iz bırakırlar. Doğası gereği, bir öykünün roman kadar etkileyici olabilmesi çok zordur. Okuyucu kitap alırken öyküdense romanı tercih ediyorsa içindeki ihtiyaca roman daha uygun düşüyor demektir ki bunu da olağan karşılamak gerek. Bir yazarın da okuyucuya öyküyü romandan daha çok sevdirmek gibi bir hedefi olamaz. Bizim işimiz bize gelen hikayeyi en iyi biçimde yapıtlaştırmak.

Takip ettiğiniz dergiler var mı, varsa hangileri?

Notos, Özgür Edebiyat ve Hayal dergilerini elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum. Bugün ilk kez Film Arası’nı okudum; bundan sonra düzenli olarak almaya niyetlenebilirim. Edebiyat dergisi olmasa da Gerçek Hayat’ı zevkle okuyorum. Geçenlerde Az Edebiyat dergisinden gönderdiler; ondan da keyif aldım. Aşkar’ı okumak istiyorum. Eminim çok sayıda güzel dergiler vardır kaçırdığım. İyi bir dergi okuru değilim maalesef.

Türk ve dünya edebiyatından beğendiğiniz öykücüler kimlerdir? Son zamanlarda okuduğunuz ‘unutulmaz’ bir öykü var mı?

Özellikle beğendiğim öykücüler değil ama öyküler var daha ziyade. Ayfer Tunç’un, Cemil Kavukçu’nun kimi öyküleri böyle. Öykü kitabı deyince, İzzet Yasar’ın Özel Sektör İmamı, Ülkü Tamer’in Alleben Öyküleri, Selim İleri’nin Bir Denizin Eteklerinde kitapları hâlâ beni en çok etkileyenler arasındadır. Gökhan Özcan’ın bütün öykülerini severek okurum. Az yazsa da en enteresan, en orijinal öykücülerimizden biridir bence Özcan. Daha eskilere gidersek, pek bilinmez, ama Halide Edip’in Harap Mabetler kitabında “İmzasız Mektuplar”, “Ana Duyguları” gibi çok etkileyici öyküler vardır. Halit Ziya’nın bazı öyküleri de çok dokunaklıdır. Dünya edebiyatında ise okuyabildiklerimden herhalde en çok Amerikan öykülerine yakınlık duyuyorum. Tobias Wolff’un “The Liar”, Joy Williams’ın “The Wedding” isimli, zannederim Türkçeye çevrilmemiş öykülerine bayılıyorum. Philip Roth, Raymond Carver, James Baldwin, Jayne Anne Phillips, John Updike öyküde önemli isimler. İngiliz edebiyatında, Katherine Mansfield’in “Bliss” (Mutluluk) adlı öyküsü bence öykü sanatının en başarılı örneklerinden biridir. “Bebek Evi” öyküsünü çok sevmeseydim hakkında bu kadar detaylı bir analiz yazamazdım. Son zamanlarda okuduklarımdan ise, Notos’un Nisan-Mayıs sayısında Etgar Keret’in dilimize “İdollere Tapınma” olarak çevrilen öyküsü aklımda yer etmiş. Herhalde iyi bir öykü okuru değilim; dergiden örnek veriyorum.

Günümüzde yazı atölyeleri ve yaratıcı yazarlık kursları var epey. Sizce ne tür bir katkı sağlayabilir bu tür etkinlikler, yazmanın okulu olabilir mi?

Yazmanın tam anlamıyla öğretilebilecek bir şey olmadığını herhalde bu kurslardaki eğitmenler de biliyorlardır. Oralardaki faaliyetlerin içeriğini bilmiyorum, ama yazmanın her insanın içindeki biricik yazarla bağ kurmak demek olduğunu gözetiyorlardır, bu bağı kurmaya yönelik çalışmalar yapıyorlardır ve genelgeçer metodlar önermiyorlardır diye ümit ediyorum.

E-yayıncılık ve e-dergicilik gibi sanal ortam faaliyetleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sanal yayınların geleceği açısından çok ümitliyim. Kindle müthiş bir alet. Yeniliklere kapalı olduğum için kendim de henüz e-kitap okumuyorum, ama zamanla herkesin sanal yayıncılıkla ilgili önyargılarını aşacağını ve Kindle’ın avantajlarını kullanmaya başlayacağını sanıyorum.

Edebiyat ödülleri konusundaki tutumunuz nedir? Bu ödüllerin hâlâ ideolojilere göre veriliyor olması sizi de şaşırtmıyor mu?

Kendi aldığım ödül de dahil olmak üzere hiçbir ödülü çok önemsemiyorum. Bana bu ödülü neden verdiklerini bilmiyorum, ama ben bana ödülü verenlerle aynı ideolojiyi paylaşmadığım için en azından ideolojik nedenlerle değildir diye ümit ediyorum. Sadece ödüllerde değil, genel olarak edebiyat dünyasındaki siyasi kutuplaşma bana çok anlamsız geliyor. Edebiyatı ciddi bir iş olarak benimseyen, ona gerçekten gönül veren kimsenin bir yazarı edebiyatı dışındaki nedenlerle değerlendirebileceğine ihtimal veremiyorum. Herhangi bir duruşu edebiyatın üzerinde tutabilen kimsenin edebiyattaki ciddiyetine güvenemem. Ben siyasi olarak çok da fazla ortak noktamızın olmadığı bir yayınevinden üç kitap yayınladım. Ayrılıklarımız birbirimizi kabullenmemizi, sevmemizi engellenmedi. Keşke kendilerini ‘sol’ olarak tanımlayan kimi yayınevleri de bağnaz dedikleri Dergah kadar açık fikirli olabilse.Dergah dergisinde Nurettin Topçu’nun fikirlerine taban tabana zıt görüşler savunan yazılar yayınladım ben. Bana sadece kucak açtılar.

Yayınlanmayı bekleyen bir eseriniz var mı? Okurlarımız için bir kuple mırıldanır mısınız 🙂

Bu söyleşi yayınlandığı zaman yeni kitabım Fildişi Kuyu piyasada olacak sanırım. Kitap edebiyat, psikoloji ve kadın üçgenindeki yazılardan oluşuyor. Bunun dışında yeni hikayelerimden bir dosyam var. Eğlenceli, ama yine de edebiyattan uzaklaşmayan öyküler. Anlamak için kuple mırıldanmak yetmez; tamamını okumak gerekir diye inanırım. 🙂

Bize tahammül ettiğiniz için teşekkürler, başarılarınızın daim olmasını diliyoruz…

Keyifli sohbetiniz için ben teşekkür ederim.

Nihan Kaya (d. 1 Ağustos 1979) 1999 yılı itibariyle çeşitli dergilerde öykü ve edebiyat yazıları yayınlamaya başladı. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. 2005’te İngiltere’de University of Essex’e bağlı bulunan Psikanalitik Çalışmalar Merkezi’ndeki (Centre for Psychoanalytic Studies) yüksek lisansını tamamladı. Bu tarihten sonra Avrupa ve ABD’deki akademik konferanslarda Carl Gustav Jung ve sanatsal yaratıcılık üzerine tebliğler sundu, çalışmalar yayınladı. Konuyla ilgili uluslararası derneklerin halen aktif bir üyesi olan Nihan Kaya, Londra’da King’s College London’da yaptığı Karşılaştırmalı Edebiyat (İngiliz ve Alman edebiyatları) doktorasını sürdürmektedir.

Eserleri:
Gizli Özne (Dergah Yayınları, Roman, 2003)
Çatı Katı (Dergah Yayınları, Öykü, 2004, Türkiye Yazarlar Birliği Öykü Ödülü)
Buğu (Dergah Yayınları, Roman, 2006)
Disparöni (Nirengi, Roman, 2008)
Dreaming the Myth Onwards: New Directions in Jungian Therapy and Thought (London: Routledge Publications, Kolektif, 2008)
Fildişi Kuyu: Edebiyat – Psikoloji – Kadın (Nirengi, 2011)

(Habis, S.5, Ekim, 2011)

5. Sayımız

Gündem yine karışık. Başımızın belası terör bir türlü önlenemiyor. Doksanlı yıllarda olduğu gibi yine öğretmenler kaçırılıyor. Bugün öğretmenler yarın öğrenciler… Özellikle üniversitelerde kadrolaşan “ergenteröristlere” dikkat! Geçen yıl Konya’da bazı olaylar yaşanmıştı, dileriz bu yıl sakin geçer… Diğer yanda ise İsrail, Arap Baharı gibi gündem meşgulü konular var. İsrail ile gerekirse savaşırız diyen başabakan dikkat etsin, kimin teknolojisiyle kimi vuracak… Zaten hep “fakirin çocuğu” ölüyor, ölecek daha çok insan var sabırlı olsun…

İçimizin bulantısı geçtikten sonra dergiciğimize değinelim. Geçen ay dediğimiz gibi bu sayıyı öyküye ayırdık. Duran Çetin, Eyüp Tosun, Mustafa Bilgücü, Murat Çelik ve Can Şen bu sayımızın öykücüleri. Yine, Reşat Altın, Nihan Işıker’in bir tablosuna kısa bir öykü yazdı. Nihan Hanıma teşekkür ediyoruz desteği için. (Şimdi bakmayın hanım filan dediğimize candan ve yürekten ablamızdır kendisi, bu yüzden BİNxteşekkür eder ellerinden öperiz…)

Çeviri köşemiz her zamanki gibi K. Özkan Dağ’a teslim. Olmaz işlere kalkışan Özkan İspanyolca öğrendi, tuttu birde çeviri yaptı. Arjantinli yazar Leonardo Killian’dan Nanuk adlı bir kısa öykü sizlerle… Kapak resmimiz ise Jack Keay’a ait, tablonun adı Van Gogh ve Paul Gauguin Tartışırken

Öykü ve şiir sayılarımızdan sonra genel yayın dönemine kasımda geçmiş oluyoruz. Büyüklerimizden öykü, küçüklerimizden şiir ve yeteneksizlerimizden deneme talep ederken mutlu günlerin sizinle olmasını diliyoruz… Vesselam.

4. Sayımız

Uzunca bir aranın ardından tekrar, yine, yeniden sizlerle ama daha çok kendimizleyiz… Epey tantanalı bir yaz mevsimini geride bıraktık. Özellikle ‘şike’ olayı gündemi sürekli meşgul etti. Yemedik içmedik, meşin yuvarlağın kimin ya da hangi takımın üzerinde kara bir leke bırakacağını düşündük fakat olanlar yine bize oldu. Kendi cezamızı kendimiz veremeyerek rezilliğimizle kaldık… Edebiyat dünyasında ise durgun bir süreç yaşanırken –Elif Şafak hariç- üç değerli şair hayatını kaybetti: Hulki Aktunç, Didem Madak ve Seyhan Erözçelik… Üstatlara Allah’tan rahmet diliyor, Can Yücel’in mezarına yapılan saygısızlığı da es geçmek istemiyoruz… Mübarek Ramazan ayında –başka bir ay da olsa fark etmez ama özellikle bu ay da hiç olmaması gerekir- bir mezara neden zarar verilir? Bu arkadaşlar kendilerini dağa bayıra salsalar da teröristlerle mücadele etseler ya… Hatırlamışken ya da hiç unutmamışken şehitlerimizin de ruhları şad olsun; ama ‘vatan sağ olsun’ demek yetmez artık… Bunu anlayın sevgili vekiller…

Dergiciğimize değinelim… Bu sayımızı şiirlere ayırdık. Bazı üstatlardan şiir istedik, söyleşi talep ettik, pek netice alamadıysak da elimizden gelen budur. Şairlerimiz: Salim Nacar, Eyüp Tosun, Ümit Erdem, Talip Nacar, Veysel Karani Tur, Ferhat Dönmez, M. Mîlat Özçelik, Hüt’üm Hayrettin, Murat Çelik, Faruk Koç, Nur Zeynep Koza ve Reşat Altın. Ayrıca Nihan Işıker, Elyad Musevi’den; K. Özkan Dağ ise C. Bukowski’den birer çeviri şiirle aramızda yer aldılar. Yine yazılarıyla Murat Çelik ve Alptuğ Topaktaş’ta dergiciğimize katkı yapan isimler. Arka kapaktaki filmi (Mr.Nobody) de izlemenizi şiddetle önererek sizlere veda ediyoruz… Ekim sayımız öyküye ait olacaktır bir aksilik olmazsa. Şiirle, öyküyle, huzurla, barışla, Orhan Gencebay’la hayırlı bayramlar… Esen kalın(ız)

3. Sayımız

İyisiyle kötüsüyle, genel olarak yağmuruyla bir ilkbahar mevsimini daha geride bıraktık. Yaz ve seçim peş peşe sıralanıyor takvimde… Bizde sizlere “Seçim Özel” sayısı yapmayı uygun görmüştük bu doğrultuda fakat hakim olduğumuz alan edebiyat olduğu için bu tertip yalnızca lafta kaldı. Yani verdiğimiz sözde durmayarak büyük politik amcalarımızın izinde olduğumuzu sizlere göstermek istedik. “Çok büyük iş başardınız!” der gibisiniz, hakikaten öyle, bu gurur bizim… İstikrar sürerken Türkiye büyürken, politik amcalar filmlerde üstsüz güneşlenirken, federasyon sistemini düşünedururken bazıları; internet yasaklansın, helal internet paketi gelsin… Biz ne yapalım? İki elimizle bir klavyeyi doğrultup oturduğumuz yerden nameler düzelim… Söyleyecek şeyler bitmese de şimdilik bu kadar… Dileriz 12 Haziran sonrası hepimiz için hayırlı olur…

Dergiciğimizden bahsedelim. Bu sayımızın şairleri; Beyaz Arif Akbaş, Alptuğ Topaktaş, Murat Çelik, Nihan Işıker, Tuğrulhan Peksert, Ferhat Dönmez, Ümit Erdem ve Tûba Durmaz. Ahmet Koçakoğlu ve Yüksel Y. Hülagü öyküleriyle yer alıyorlar aramızda; Can Şen ise iki kıpkısa öyküsüyle bizimle birlikte… Sibel Dalgın, Hüseyin Türkistanî ve Murat Erenler ise denemeleriyle katkıda bulundular. Fatih Kalafat, Jack London’un Martin Eden adlı eserini inceledi. Ayrıca çeviri köşemizde Macar yazar Istvan Örkény’den iki kıpkısa öykü ve K. Özkan Dağ’ın Network adlı filmden Türkçe’ye aktardığı ‘manidar’ replik yer alıyor.

Kapak resmimiz Nihan Işıker’e ait, kendisine çok teşekkür ederiz… Kapaktaki arkadaşı tanıyanlar bilir ki kendisi çok diktatör ve yasakçı bir zihniyete mensuptur; derginin finans kaynağı olduğundan şu seçim döneminde kendi popülizmi adına bizden böyle bir talepte bulundu… Kıramadık daha doğrusu mecbur kaldık… Sizlerden özür dileriz…

Simav için dua etmeyi unutmayınız ve yaz tatilinde bol bol kitap okuyunuz… Biz 1 Eylül’de paramız olursa yine sizlerle olmak niyetindeyiz… Esen kalın(ız)